Kamuda son günlerde koparılan “memur–işçi” tartışması, ne yazık ki hakikatle değil; algıyla, eksik bilgiyle ve bilinçli yönlendirmeyle yürütülüyor. Yıllardır düşük ücretle, ağır iş yüküyle, vardiyayla, mobbingle çalışan kamu işçileri sessizliğe mahkûm edilirken; maaşlar biraz toparlanır toparlanmaz sahneye çıkanlar, “işçi memurdan fazla alamaz” söylemiyle ortalığı velveleye vermiş durumda.
Bu tartışmanın arka planında gerçekten bir hak arayışı mı var, yoksa yetkililerin “gaz alma” refleksi mi, memur sendikalarının “biz alamıyoruz ama onların üzerinden baskı kurabiliriz” hesabı mı, bunu zaman gösterecek. Ancak bugün görünen tablo şudur: Emeğin kendisi yine tartışmanın öznesi değil, malzemesidir.
Sosyal medyada dolaşıma sokulan maaş tabloları başlı başına bir ahlaki sorun haline gelmiştir. “İşçi her ay 80–100 bin TL alıyor” iddiası, gerçeğin yalnızca küçük bir parçasını, üstelik brüt rakamlar üzerinden ve istisnai örnekleri genelleştirerek servis etmektedir.
Kimse şunları söylemiyor:
Ve en can alıcı meselelerden biri:
İşçi maaşını peşin almaz.
Toplu iş sözleşmeleri 2 yılda bir yapılır, zamlar çoğu zaman 6–7 ay gecikmeli gelir. Yetki mahkemeye giderse, bir yıl boyunca zam almadan geçinmeye çalışır. Bu gecikme, işçiye doğrudan borç, stres ve psikolojik yük olarak döner.
Nasıl ki memurlukta maaşlar görev ve unvana göre değişiyorsa; işçilikte de durum aynıdır. Temizlikten güvenliğe, teknik işlerden mühendisliğe kadar çok farklı alanlarda işçiler vardır. Yüksek alan birkaç örneği alıp, brüt rakamları sanki herkesin cebine giriyormuş gibi sunmak; ne bilgiyle ne vicdanla açıklanabilir.
Ama memur sendikaları ve sosyal medya trolleri için bu detayların önemi yok. Onlar için denklem basit:
“Tüm memurlar 50 bin, tüm işçiler 100 bin.”
Sayısal üstünlükleri ve sosyal medya organizasyonlarıyla, bütün bir kamuoyunu bu algıya ikna etmeye çalışıyorlar. Üstelik bunu, en ağır işlerde çalışan işçilerin emeği üzerinden yapıyorlar.
Asıl utanç verici tablo ise burada başlıyor.
İşçi sendikaları mı?
Onlar da yıllardır yaptıkları gibi üç maymunu oynamaya devam ediyor.
Ne üyelerini doğru bilgilendiriyorlar,
Ne siyaseti,
Ne bürokrasiyi…
Ama her ay işçinin cebinden, neredeyse bir avukat ücreti kadar aidatı kesmeyi de ihmal etmiyorlar. Aidatlar tehlikeye girmesin diye kafalarını kuma gömmekte ustalar. Yetki süreci yaklaşınca, birkaç ay sonra ortalıkta boy göstermeleri ise kimse için sürpriz olmayacak.
Kamu işçisi bu tartışmanın tam ortasında ama zihnen çok uzağında. Çünkü üzerinde:
Bu yüzden birçok işçi için tediye ya da bayram parası artık birincil mesele değil. Özellikle ön lisans, lisans mezunu; mühendis, öğretmen, sosyolog, psikolog unvanlı ama işçi statüsünde çalışanlar için asıl mesele iş tanımı, saygınlık ve hukuki güvence.
Bu kesim, memur sendikalarının bu “restini” şaşırtıcı biçimde memnuniyetle karşılıyor. Çünkü onlar şunu söylüyor:
“Maaşım 5–10 bin düşsün ama zammımı zamanında alayım.
Her ay benden bordromu kaçıran mutemet ile kavga etmeyeyim.
Her yıl başında ne alacağımı bileyim.”
Eğer illa bir eşitlik olacak ise işçi de memur gibi haftalık 40 saat çalışmalı ya da işçi de memur gibi haftalık 40 saat çalışması gerekmektedir. Yine eşitlik olacak ise alnının teri ile sahada batakta çamurda pislik içinde çalışanın emeğini göz ardı etmeden, kurumları omuzlarında taşıyanların hakkını gözeterek sağlanmalıdır.
Bu süreçte tarihe not düşülecek bir gerçek var:
Memur sendikaları ve trol hesaplar, algı ve yalanla süreci çirkinleştirirken;
İşçi sendikaları da işçiyi bu kavgada yalnız bırakarak tarihe emeğin yüzüne kara çalmakla geçiyorlar.
Ortada bir velvele var,
Bir sıkıntı var,
Bir de bu sıkıntıda emeğine laf edilenler…
Ve sahada olmayan, aman ortalık karışık diyen kafasını kuma sokan her sene işçiden 30 bin tl aidat alan devekuşları var. Aman sessiz olalım aidatları ellerinden uçmasın, kış uykusundan uyandırmayalım.
Subscribe to get the latest posts sent to your email.